Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek: Lale

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar


İstanbul Röportajlarında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Doç. Dr. Özgü Yolcu  sordu, Prof. Dr. Gül İrepoğlu İstanbul'un Lalelerini anlattı.

 

“Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, lalenin Orta Asya’dan İstanbul’a ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını anlattı. Prof. Dr. İrepoğlu, lalenin İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline getirildiğini dile getirdi. 

 

“Laleye pir-i sabadan bu nefes şimdi değil
Ezelidir bu heva vü heves şimdi değil”

 


Şair Remzi Efendi’nin de ifade ettiği gibi bu topraklarda lale sevgisinin kökenleri, çok eski zamanlara uzanıyor. Lale, Türklerle birlikte Orta Asya’dan yola çıkıp, İran’dan geçerek oradan Anadolu’ya ve İstanbul’a geliyor. Bahçelere, evlerin en güzel köşelerine, geleneksel el sanatlarımıza ve edebiyatımıza yerleşiyor. Bu nedenle Prof. Dr. Gül İrepoğlu, laleyi “yalnızca topraklarımızda değil, kültürümüzde de kök salan bir çiçek” olarak tanımlıyor. Rengârenk lalelerin İstanbul’un en güzel parklarına,  bahçelerine ve yol kenarlarına yerleştiği bugünlerde “Lale: Doğada, Tarihte, Sanatta” kitabının yazarı, mimar ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu bizlere bu özel çiçeği anlattı.

 

Lale, İstanbul’a nasıl ve ne zaman geldi?


Lale zor iklimlerin çiçeği. Çok soğuk ve kayalık yerleri seviyor ve oralarda çıkıyor. Ben lale hakkında araştırma yaptığım zaman bu topraklarda lale ilk olarak ne zaman mevcutmuş diye baktım. Önce Bizans’a baktım. Bizans biliyor mu laleyi? Bizans’ta hiçbir sanat eserinde laleli bir motif yok, Bizans’ta bilinmiyor. Peki nasıl gelmiş? Çünkü ondan hemen sonra Anadolu Selçukluları’nda lale var. Yine araştırmalarla şunu gördüm ki; Orta Asya’dan Türkler çıkmış, İran üzerinden Anadolu’ya gelmiş, lale de onlara eşlik etmiş. Yani lale bizim eşlikçimiz bir çiçek ve bu topraklarda serpilmiş, büyümüş. Sonuçta şunu söyleyebiliriz ki; Türkler’in Anadolu’ya gelişiyle birlikte gelmiş olan bir çiçektir lale ve bizim çiçeğimizdir.


Anadolu Selçukluları laleyi sanat eserlerinde nasıl kullanmıştır?


Anadolu Selçukluları, o zamanlar yabani bir çiçek olan laleyi kendi sanat eserlerinde kullanmışlar. Nerede? Harikulade çinilerinde kullanmışlar. Orada gayet net bir şekilde görüyoruz lale motifini. Kubadabad Sarayı’ndan kalan çinilerde örneğin müthiş, sivri uçlu laleler var. İstanbul Lalesi değil, tamamen doğal olarak yetişen lalelerden bunlar. Tomurcuk lalelerle oluşturulmuş çinileri var veya bir Anadolu Parsı’nın bir ayağının dibinden biten lale motifi var. Lalenin o zaman da sevilen bir çiçek olduğunu biliyoruz.

 

 

Lale ne zaman yabani bir çiçek olmaktan çıkıp bahçe çiçeği haline gelmiştir?


Osmanlı bir imparatorluk haline geldiği zaman, yani 16. yüzyılda lale artık bir yabani çiçek olmaktan çıkarak bir bahçe çiçeği oluyor. Cinsleri seçiliyor, ehlileştiriliyor. Kanuni döneminde lale sevgisi artıyor, laleler çeşitleniyor. Herkes birbirinden görüyor. “Benim de güzel lalelerim olsun” diye hevesleniyor ve lale çeşitleri çoğalmaya başlıyor. O zaman İstanbul Lalesi dediğimiz o ince, uzun, uçları giderek bir tığ kadar incelen laleler ortaya çıkıyor. Yetiştirilerek ortaya çıkıyor bu laleler.  Bu lale soğanları çok değer kazanıyor elbette.


Osmanlı İmparatorluğu’nda lalenin bu kadar çok benimsenmesinin nedeni nedir?


Lalenin dinsel sembolik anlamları var. Lalenin yazılışındaki harfler ile Allah sözcüğünün yazılışındaki harflerin aynı olması muhakkak ki laleye verilen önemde büyük bir rol oynamış. Başka anlamlar da yükleniyor laleye. Lalenin esası kırmızıdır ve içinde bir karalık vardır. Bu, tasavvufta “bağrı yanık lale” olarak değerlendiriliyor. Tek bir sap üzerinde tek bir çiçek olarak açıyor. Bu da Allah’ın birliği ile özdeşleştiriliyor. Ancak yalnızca bunlardan ibaret değildir lale. Lalenin pek çok sanat yapıtında kullanılması aynı zamanda onun zarafetinden de kaynaklanır. Tasarıma çok uygun bir biçimdir bu gerçekten. Her türlü malzeme üzerinde çok güzel kullanılabilir. Bir de çok çeşitleri olabilen bir çiçek türü. Yüzlerce çeşit var lalede.
 

En ünlü şairler kullanmış laleli benzetmeleri. Sevgiliye benzetilmiş. Bir de lale, renginden dolayı kan olarak da kullanılmış anlam olarak. Lale ile ilgili pek çok mitolojik söylence de var. Kavuşamayan âşıkların kanı toprağa döküldüğünde, oradan kırmızı laleler çıkar. Pek çok birbirine benzeyen öykü var bu şekilde.


Osmanlı İmparatorluğu’nda lale, bahçeler dışında hayatın ve kültür-sanatın hangi alanlarında görülmektedir?


Minyatürlerde laleli bezemeleri bol bol görüyoruz. Bazı sahnelerde lale bahçesi görünüyor. Bir de iç sahne görünüyor. Orada vazo içinde laleler var. Yani lalenin bahçede oluşu yetmiyor. Muhakkak iç mekânda da isteniyor lale ve çiçek. Çiniler zaten bir çiçek bahçesi. Selçuklular’dan, Anadolu Selçukluları’ndan o muhteşem çinilere, İznik Çinileri’nin hiç solmayan lalelerine bol bol değinmeliyiz. -Güzel laleli çiniler görmeyi istiyorum, nerede göreyim- derseniz Rüstem Paşa Camii’ne gidin derim veya Sultanahmet Camii’ndeki çinilere bakın. Topkapı Sarayı Haremi’nde de bol bol büyük bir neşeyle ve zevkle kullanılmış. Yalnız çiniler değil. Kumaşlara, padişah kaftanlarına bakın. Oradaki o güzelim lalelere bakın. Maden üzerine de işlenmiştir lale. Alemlerde lale vardır. Taş işçiliğinde bol bol görürüz laleyi. O çeşmelerin yüzeylerinde vardır laleler. Sultan III. Ahmet’in Çeşmesi bence Lale Devri denen dönemi en güzel özetleyen sanat yapıtıdır. Onun üzerinde taşta laleler görürüz. Yalnız bu değil, mezar taşlarına bakın. Mezar taşlarında harikulade laleler vardır. Ahşap işçiliğinde de bol bol lale kullanılmıştır. Aklınıza gelen her türlü sanat eserinde, sanat dalında kullanılmış bir motiftir lale. Edebiyatta da çok kullanılmıştır. Fuzuli’nin, Baki’nin şiirlerini okuyun. Ben bu araştırmaları yaparken Divan Şiiri’ni bir kere daha sevdim. Ama yalnız Divan Şiiri’nde olduğunu zannetmeyin. Günümüzün şiirlerine kadar uzanan çağdaş şiirde de lale bir metafor olarak çok sevilerek kullanılmış.

 

 

Lale, Osmanlıdan Avrupa’ya nasıl gitmiş?


Kanuni döneminde, o zamanlar Avusturya’dan gelen elçi Busbecq Kanuni ile görüşmeye geliyor. Yolu üzerinde bütün gördüklerini not ediyor. İmparatorluk sınırlarına girmesinden başlayarak gördüğü çiçek sevgisine şaşırıyor, diyor ki: “Türkler aslında hiçbir şeye para harcamazlar, çok mütevazı yaşarlar ama iş çiçeğe gelince buna para verirler. Yalnız bahçede değil, kesme çiçeği de çok severler hatta bunu alıp başlarına takarlar.” Dönerken birkaç tane lale soğanını da başka birçok şeyle beraber götürüyor Avrupa’ya. İlk önce Viyana’ya götürüyor ve orada botanikçi bir arkadaşına hediye ediyor. Sonra o botanikçi arkadaşı, Hollanda’ya Leiden’de bir saraya çağırılıyor çalışmak üzere ve işte lalenin Hollanda’ya gidişi o gidiş. Çok seviliyor Hollanda’da ve baş tacı ediliyor. Hatta 17. yüzyılda “Tulipomania” dediğimiz bir lale çılgınlığı yaşanıyor Hollanda’da. Öyle ki; büyük bir çeyiz sadece değerli bir lale soğanından oluşabiliyor. Ya da evler el değiştiriyor birkaç lale soğanına. Lale bahçeleri yapılıyor, çok değerli olduğu için çiçeklerin arasına aynalar yerleştiriliyor çok görünsün diye. Birden bire lale borsasında bir düşüş yaşandığında korkunç iflaslar yaşanıyor sadece laleye bağlı olarak. Lale çılgınlığı bu şekilde bitiyor ama laleye olan sevgi ve ilgi devam ediyor. Biliyorsunuz Hollanda günümüzde en büyük lale yetiştiricisi ve ihraç ediyor bunu her tarafa. Ben Hollanda’ya gittiğimde tabii bu konuyu da konuşuyoruz, onlar lalenin buradan gittiğini her yere söylüyorlar, yazıyorlar. Bunu asla inkâr etmiyorlar. Lale buradan gitmiştir, orada çoğaltılmıştır ve değeri bilinmiştir. Bunu da söyleyelim. Tabii şimdi dünyanın birçok yerinde, Kanada’da da örneğin çok lale yetiştiriliyor ve çok seviliyor ve şimdi biz laleyi tekrar kucakladık.

 

Lale Devri’nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini buldu

 


Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında esasen yabani bir çiçek olan lalenin, 16.yy.’da Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da ıslah edildiğini ifade etmektedir; Lale-i Rumi (Osmanlı Lalesi/ İstanbul Lalesi) diye isimlendirilen bu laleleri ilk yetiştiren kişi, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud Efendi olmuştur. 18. yüzyılın başlarındaki “Lale Devri”nde lale çeşitlerinin sayısı iki bini bulmuştur. Lale devrinin ani ve kanlı sonu ile birlikte laleye olan büyük ilgi de ortadan kaybolur ancak lale sevgisi uzaktan da olsa devam eder. Laleye olan ilgi son yıllarda yeniden canlanır ve İstanbul’un dört bir yanı lale bahçeleri ile dolar. (Görseller: Pembe lale ve mor menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK / Turuncu lale ve hercai menekşe, Ali Üsküdarî, Gazeller, İÜK)


Kitaplarda gördüğümüz, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki İstanbul Lalesi ile bugün parklarda ve yol kenarlarında gördüğümüz laleler arasında fark var mı?


Arada çok fark var. Yazık ki; İstanbul Lalesi dediğimiz, 18. yüzyılda zirveye çıkmış olan lale sevgisiyle birlikte çeşit çeşit yetişmiş olan ince uzun laleler resimlerde kaldı. Günümüze ulaşmadı. Arada bir kopukluk var. 18. yüzyıl dedik, Lale Devri, sonradan adlandırılan bir dönem. Bir sembolik isimdir aslında tarihçiler tarafından zaman zaman kullanılan bir şey bu. Çünkü Sultan III. Ahmet Döneminde, 18. yüzyıl başlarında laleye olan düşkünlük, yaşamın tadını çıkarmak, yaşamdan keyif almakla paralel giden bir şeydi ve o dönemde gerçekten büyük eğlenceler yapıldı. Ama bundan ibaret bir dönem değil bu. O döneme haksızlık etmeyelim kesinlikle. Sanatta, pek çok sanat dalında pek çok ilerlemeler kaydedilen bir dönem, yeniliklere açık bir dönem üstelik. Ama bir simge olarak lale var o dönem için. O dönem bittikten sonra da yine 18. yüzyıl boyunca lale sevgisi devam ediyor.

 

Sonra 19. yüzyıl, artık beğenilerin iyice değiştiği bir zaman ve bahçelerdeki zevkler de değişiyor. Pek çok Avrupalı bahçıvan geliyor yeni bahçeleri düzenlemek için. O zaman yeni ağaç türleri, yeni çiçekler yer alıyor. Lale giderek unutulmaya yüz tutuyor. Tamamen unutuldu diyemeyiz belki ama işte o bütün türleri azalıyor ve günümüze gelmiyor bu yüzden. Bahçelerdeki zevk farklılığı yüzünden arada bir boşluk var dedim. Şimdi tekrar lalelerin bizim kültürümüzdeki önemini gördüğümüz için laleyi yeniden yetiştirmeye çalışıyoruz. Ama henüz o laleler yok ortada yani ona gelinememiş. Bugün gördüğümüz laleler bütün dünyada gördüğümüz lale çeşitleri, belki daha kolay yetişen laleler. Buna bağlıyorum ben bunun nedenini. Ama ne olursa olsun lale, ruhumuza neşe veren bir çiçek.

 

Beyaz lale saflık, mor lale soyluluk anlamına geliyor.”

 


Prof. Dr. Gül İrepoğlu “Lale demek aşk demektir. Lalenin orijinal rengi kırmızıdır. Aşkın yakıcılığındadır.” diyor. Prof. Dr. Gül İrepoğlu, kitabında ayrıca lalelere farklı renklere göre verilen anlamları şöyle sıralıyor: Beyaz lale saflık ve masumiyet, mor lale soyluluk ve romantizm, sarı lale hem neşe hem de umutsuz aşk, siyah lale ulaşılmazlık ve ender bulunurluk, çizgili lale “güzel gözlerin var” anlamında kullanılıyor.


Araştırmalarınızı yaparken sizi en çok etkileyen laleler hangileri oldu?


Bunu seçmek gerçekten kolay değil ama belki bir-iki tane söyleyebilirim. Benim kişisel görüşümü istiyorsanız lalenin en çok yakıştığı malzeme çini. Hürrem Sultan Türbesi’ndeki laleler ve Edirne’de Selimiye Camii’ndeki laleler, içimi titreten laleler. Ama bir yandan da o hani ilk laleler, Anadolu Selçukluları’nın, günümüzde bir parçası kalmış, çininin devamı da yok ama bir pars ayağının dibinden serbestçe çıkan o lale galiba en sevdiğim lale.


Bilimsel araştırmalarınızın yanı sıra romanlarınız ve tasarım çalışmalarınız da var. Bu çalışmalarınızda lalenin yeri ve önemi nedir? Günümüzde laleyi hayatımızı zenginleştirmek için nasıl kullanabiliriz?


Laleyi ben her alanda kullanıyorum. İlk romanımın -ki şimdi altıncısı yayınlandı- ismi “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde”, Lale Devri’nde geçen bir romandı. Birkaç yıl önce bir porselen firması bir Osmanlı serisinin danışmanlığını istemişti bizden, orada o porselenlerle kahve fincanlarında, yemek takımlarında laleyi birçok biçimiyle kullandık ama tamamen günümüzün yaşantısına uygun biçimde tasarımlardı onlar. Bir de benim sanat tarihinde çalıştığım bir diğer konu mücevher tarihi, biliyorsunuz “Osmanlı Saray Mücevheri” diye de bir kitabım var. İki yıldır Osmanlı esinli mücevher tasarımlarına danışmanlık yapıyorum, birlikte tasarlıyoruz mücevherleri ve burada da mutlaka lale motifini büyük bir sevinç ve memnuniyetle kullanıyorum.

 

Mücevhere çok güzel yakışıyor lale. Zaten eski mücevherlerde de örneğin sorguçlarda, broşlarda ve baş takılarında da lale kullanılmış. Elmasın biçimini lale biçimi gibi yontarak da kullanmışlar veya mineli işçilikle kullanmışlar. Bugün ben de onu günümüzün kullanımına taşımaya çalışıyorum. Öyle çok alanda kullanılabilir ki lale. Masanıza bir tek lale koyarak da bunun zevkini alabilirsiniz, çalışırken bir vazo laleyi yanınıza koyarak bunun keyfini sürebilirsiniz. Lale, çok incelikler barındıran bir çiçek ve hani gülün kokusu vardır, müthiş bir koku… Lalenin kokusu yoktur zannedilir ama öyle değil. Lalenin çok ince bir kokusu vardır ama onu algılayabilmek için, koklayabilmek için önce sizin onun önünde eğilmeniz gerekir.

 

İstanbul denilince ilk akla gelen çiçek lale. Lalenin yanı sıra kültür ve sanatımızda ön plana çıkan diğer çiçekler ya da ağaçlar hangileridir?


Şunu da unutmayalım, bizim kültürümüzde büyük bir çiçek sevgisi var. Büyük bir çiçek kültürümüz var. Yalnızca lale değil, bütün çiçekler baş tacı edilmiş. Örneğin; gül. Gül konusunda da bir araştırma yapmıştım. Özetle şunu gördüm; gül, bizim çiçeğimiz ama aynı zamanda dünyanın çiçeği. Lale ise bizim çiçeğimiz. Böyle bir fark var arada. Gül ile İstanbul ayrılamaz. Aynı şekilde İstanbul şiirlerinde de her zaman gül vardır, edebiyatta da hep gül vardır. Pek çok sanat dalında vardır. Gülün şöyle bir özelliği var; gül yalnızca bir süs çiçeği değil aynı zamanda yenilen, içilen bir çiçek. Gül suyu, gül yağı, gül şerbeti, gül reçeli şeklinde… Topkapı Sarayı’nın hemen altında Gülhane bahçesi var biliyorsunuz. Gülhane bahçesi sarayın gül ihtiyacını karşılamak için yapılmış bir bahçe. O yetmemiş, Edirne’de de bir Gülhane yapılmış. O kadar çok gül tüketiliyor sarayda. Bir de gül, şifalı bir bitki. Baş ağrısından ruhsal bunalıma kadar iyi gelen bir çiçek. Onun için gülü de bu kültürün bir parçası olarak görmeliyiz.


Tabii hemen erguvan ağacından bahsetmemiz gerekir. Erguvan kadim bir ağaç, bu toprakların ağacı, bizden önceki kültürlerin de ağacı. Erguvan, renk olarak da zaten İstanbul’a çok yakışan bir renk.


Sümbül çok seviliyor. Anadolu’dan sümbüller getiriliyor İstanbul’a ekiliyor. Karanfil de aynı zamanda yenilebilen ama esas olarak o kokusuyla ve zarafetiyle büyüleyen bir çiçektir.


Hanımeli hep var burada, zambak var. Topkapı Sarayı’nda bulunan I. Ahmet’in Arifiye Tahtı bana göre Osmanlı mücevherinin en güzel örneğidir. Bağa üzerine sedef çiçekler vardır üzerinde. O çiçeklerin üzerinde de yakutlar, zümrütler, firuzeler vardır. Orada bütün bu saydığım çiçeklerin arasında hanımeli de vardır. 17. yüzyıl başı, ki 16. yüzyıl Osmanlısının o zirveye çıkmış bütün sanat dallarının bir özeti gibi 17. yüzyılın başı ve Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’nın tasarladığı bir tahttır.  

Müthiş oranlarıyla ve her şeyiyle… Ve işte onun üzerinde gonca güller, açmış güller, laleler ve hanımelini de görürüz. O da bir İstanbul çiçeğidir.
 

Bence mor salkım da İstanbul’la birlikte rengiyle, kokusuyla, zarafetiyle anmamız gereken bir çiçektir.

 

Yalnızca Topraklarımızda Değil, Kültürümüzde de Kök Salan Çiçek: Lale

 

Röportaj: Doç. Dr. Özgü Yolcu 


İstanbul Valimiz Ali Yerlikaya ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesine teşekkür ederiz.

KAYNAK: İstanbul Valiliği

 

Rumeli Gazetesi Kültür

Anahtar Kelimeler:
  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
MGK Bildirisi: PKK/PYD-YPG’NİN ASKERÎ VE SİYASİ AÇIDAN DESTEKLENMESİ KABUL EDİLEMEZÖnceki Haber

MGK Bildirisi: PKK/PYD-YPG’NİN ASKERÎ VE...

''Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi''?Sonraki Haber

''Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi''?

Yorum Yazın

Benzer Haberler

Başka haber bulunmuyor!